Ondokuzuncu Asır Manzumesi - Sadullah

Bu manzume Sadullah Paşa’nın Avrupai fikirlerini ortaya koymaktadır. Sadullah Paşa bu manzumede on dokuzuncu asır medeniyetinin en mühim iki unsuru olan ilim ve tekniği yüceltmektedir.

Sadullah Paşa insan aklının kudretini yüceltiyor, yaptığı keşifler ve icatlar sayesinde Ortaçağ’ı aşarak yeni bir çağ yarattığını söylüyor. Sadullah Paşa’nın üslup bakımından çok zayıf olan bu manzumesinde şu fikirler ortaya konmaktadır.

1.       İnsan aklının kudreti

2.       Akıl ve tecrübe sayesinde meydana gelen ilim ve tekniğin Ortaçağ medeniyetine son vererek yeni bir devir açması,

3.       Sosyal sahada eşitlik ve hürriyet fikirlerinin doğuşu,

4.       Terakkiye iman

Dikkate değer bir nokta olarak, Sadullah Paşa, on dokuzuncu asır medeniyetinin Hıristiyanlığa aykırı olduğu halde, İslamiyet’in esası olan Allah’ın birliği fikrini teyit ettiğini söylüyor.

Manzume bu asırda düşünce ışıklarının en son noktaya eriştiğini belirterek başlıyor. Olmaz zannedilen bir çok şey bu asırda mümkün hale gelmişti. Yeni keşifler, eski kanaatleri alt- üst etmiştir. Kimyevi araştırmalar, madde hakkındaki görüşleri tamamıyla değiştirmiştir. Eskiden basit zannedilen şeylerin zor, zor zannedilen şeylerin basit olduğu görülmüştür. Bu asırda ilmin esası öğrenilmiştir. Mantığın yerini tecrübe almıştır. Tecrübe sayesinde birçok bilinmeyen bilinir hale gelmiştir. Eskiden mecaz olarak bilinenler gerçek, gerçek zannedilenler mecaz olmuştur. Eski bilgiler belki de temelinden yıkılmıştır. Astronomi, coğrafya,  fizik ve kimya artık zihni kuruntulardan ve vesveselerden ibaret değildir. Nazari meseleler artık denemeye dayanmaktadır. Deneme nazari fikirler için tam bir senet vazifesi görür. Bu sebeple eski zanna dayanan fikirler kesin bilgiler olmaya başlamıştır. Bu asırda parlak akıllar gökyüzüne yükseliyor. Çekim kanunu adeta bir merdiven vazifesini görüyor. İnsan düşüncesi yerin derinliklerine de inebiliyor.  Dünyanın yaratılışına ait deliller din kitapları arasında değil yer tabakaları arasında araştırılıyor. Bilgi sayesinde elektrik, ziya, buhar, mıknatıs, insanın elinde bir hareket unsuru oluyor.  Işık eskiden sanatkârlar tarafından haberciye benzetilirken bu gün gerçekten bu işi görüyor. Ses mesafelerin tayininde sadık bir haberci olmuştur.  Buhar, karanlıkları aydınlatıyor. Elektrik dört bir tarafa haberler taşıyor.  Buhar kuvveti karada ve denizde bir taşıma Hızır’ı oluyor. Bütün bu keşiflerin yapıldığı asır, evvelki asırlardan üstün olmakla övünse hakkı değil midir?

Bu yüzyılda artık eski çağlardan kalma efsanelerin bilgilerin hiçbir değeri kalmadı. Ne Hızır’ı ebedi hayata ulaştırdığı söylenen “çeşme-i hayvan”, ne bütün hastalıkları iyi eden “daru-yı sührab”, ne efsun nüshası, ne müneccimlerin yıldızlarla insan talihi arasında bulduğu ilişkiler,”nahs-ı kıran” ve “sa’d-ı tevali” ne remil ve kehanet, ne cifriyat kaldı. Artık ne hüma kuşunun mutluluk getirdiğine ne de baykuşun uğursuzluğu haber verdiğine inanılıyor. Ne Atlas omuzlarında gökyüzünü taşıyor ne Zühre yıldızı bir tanrı. Eflatun’un fikirleri kâinatın yaradılışı için bir esas olarak görülmüyor. 19. asrın ilmi bütün bu batıl inançları yıktı. Tanrı’nın birliği fikri bu asrın felsefesine temel oldu.

Akıl Tanrının birliği fikrini ispat ettiği için bütün milletler birlik yolunu tutuyorlar. Hak ve vazifenin sınırları tespit edildi artık insanlar ne birbirlerini zorlayabilir ne de üstün olmakla ezebilirler. Şahısların haklar artık kanunlar tarafından korunuyor.  Cemiyet hayatına başka bir düzen verildi.  Ne Amr Zeyd‘in (Ali Veli’nin) esiri, Ne Zeyd Amr‘ın (Veli Ali’nin) efendisi. Kanunlar eşitlik prensibine göre yapılıyor. İlmin yayılması zihinleri aydınlattı. Matbuatın feyizleri noksanları tamamladı. Bütün bu yenilikler maalesef doğudan değil batıdan doğdu.  Doğu artık söndü. Ne Türkiye’nin, ne Arabistan’ın ne Herat’ın şöhreti kaldı. Zaman terakki zamanı, cihan, ilim cihanı. Böyle bir asırda topluluklar hiç cahil yaşayabilir mi?

Bu manzumede bizi ilgilendiren taraf onun doğan bir âlem ile çöken bir âlemi, derli toplu bir şekilde karşılaştırarak bizlere sunmasıdır. Burada on dokuzuncu asrın ilim ve tekniğine hayran ortağı küçümseyen bir zihniyetle karşılaşıyoruz. Akla, tecrübeye ve insana karşı derin bir inanç var.

Manzume dili bakımından eskidir. Hemen hemen şairane bir özellik taşımaz. Divan edebiyatının bütün edebi sanatlarından sıyrılmıştır. Bu sebeple de çıplak ve kuru bir fikir ifadesinden ileri gidememiştir. Doğal bir gazete makalesinin şiire sokulmuş hali gibidir. Şiir, fikir yanında feda edilmiştir. Düşünceleri vereceğim diye şiire önem verilmemiştir. Bu sıralarda da pozitivizmi ve materyalizmi aşırı derecede savunan Beşir Fuad, yalnız Divan edebiyatına karşı değil, Tanzimat’tan sonra batılı romantikleri taklit eden yazarlara karşı da şiddetle hücum edecektir. Beşir Fuad ile Sadullah Paşa sadece dünya görüşleri olarak değil ölümleri ile de birbirlerine benzerler. İkisi de intihar eder.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

MEHMET KAPLAN: ŞİİR TAHLİLLERİ 1 TANZİMATTAN CUMHURİYETE

UĞUR YAYINLARI EDEBİYAT BİLGİLERİ KONU ANLATIMLI.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !